#1wallexhibition & Mr.Hure

İmgelerin hızla kaybolduğu günümüzde sanatçılar kendilerine yer bulmak için yoğun bir arayış içindedir. 1 duvar sergisi çağdaş sanatçıları desteklemek amacıyla başlamış ve ulaşılabilir sanatı izleyici ile buluşturma fikrini benimsemiştir.Sanatçıya belli süreliğine ayrılan 1 duvar; sanatçıyı görünür kılmak misyonu ile oluşturulmuş yenilikçi bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımdan yola çıkarak açılışı yaptığımız ilk sanatçı, Mr. Hure ile #1wallexhibition’ın üretim gününden kepenkleri indirmeden önce Tomtom’da kısa bir sohbet.

 

Nasıl Mr.Hure lakabını seçtin?

İlk başlarda duvarlara “çiko” yazıyordum, daha sonra ergenliğimle birlikte bu ismin hafif kaçtığını farkettim ve ismimi “beat” yaptım. Tipografide -t- harfi ile çok zorlandım ve aslında örünüşünü sevmedim böylece beat isminden de vazgeçtim. 2004-2005 yıllarında yeni bir isim arayışındaydım. O dönemde Almanya’da yaşayan kuzenlerim gelmişti, “Hure” lakabını kullanmaya aşlamıştım. Hure’nin Almanca orospu olduğunu söylediler, duvarlarda da insanların bu ismi görünce rahatsız olduğunu farkettikçe başına -Mr.- takısını ekledim ve aslında insanların algısını değiştirmiş oldum. Böylece “Mr. Hure” yeni bir lakap olmuş oldu. Aslında artık Almanca anlamı da beni ilgilendirmiyor, bu bir lakap ve ben seviyorum.

 

Graffiti diğer sanat pratiklerine göre oldukça özgür ve bir kalıba sığdırılamaz gibi, Mr.Hure bu kadar özgür işler yaparken sokaklarda yer alırken aynı zamanda bir galeri bünyesinde endini sanatçı olarak nasıl konumlandırıyor?

Graffiti aslında; Amerika’da bir postacının her kapıya sadece ismini yazarak ünlü olmasıyla başladı. Bu postacı Times gazetesine çıkınca insanlar da bu akımı illegal olarak takip etmeye aşladılar. Ama zamanla da legal bir sanata dönüştü, illegal olarak devam eden yönü yanında özellikle yurtdışında uzun zaman önce tanındı. Sokakta yaptığım işi galeriye direk konumlandırma araftarı değilim, galeriye çok daha soyut işlerle geliyorum. Zaten graffiti sokakta daha güzel, oraya ait, dört duvar arasına girince ruhunu kaybetmiş gibi oluyor. Galerilerle ilişkim ve eser üretimim biraz daha soyut oluyor.

 

Büyükdere35’de yer almaya nasıl karar verdin?

Büyükdere’nin içinde barındırdığı sanatçıları biliyorum ve birçoğu da arkadaşım. Bir arkadaş vasıtasıyla galeriyle daha yakından tanışma fırsatı yakaladım. Buraya geldiğimde galerideki işlerin, gayet seviyeli ve güzel olduğunu gördüm. Kendi çalışmalarımın da burada güzel duracağını düşündüm. Güzel ve hızlı bir tanışma oldu benim için diyebilirim.

 

Bir esere başlarken, bu işi galeride yer alması için mi yapıyorsun yoksa yarattığın bir iş planlamadan galeride mi yer alıyor? Nasıl bir fikirle yola çıkıyorsun?

Aslında galeriler için özellikle iş yapmıyorum. Genellikle yaşadığım çevre ve duvar dokularını tablolara dökmek istiyorum. Demek istediğim, sadece galeriye göre iş veriyorum. Aslında galeriler, bembeyaz dört duvar alanlar ama farklı özel dokusu olan bir galeri olursa ona özgü bir iş de yapabilirim. Salt beyaz duvarlar içinse çevremden, sokaktan etkilendiğim şeyleri yeniden aratıyorum. Sokağı galeriye götürüyorum. Galeri için doku yapmıyorum. Sokağın dokusunu galeriye götürüyorum.

 

İstanbul & graffiti ilişkisi nasıl?

İlk başladığım dönemde, dünyada en zor graffiti yapılan şehirlerden biriydi İstanbul. Türkiye’de ancak 1990’ların sonuna doğru başlayan graffiti, Avrupa’da ve birçok diğer şehirde 1980’lerde başlamıştı. İstanbul’da graffiti yapmak; siyasi nedenler, sağ sol farklı politik duruşlar, negatif duvar yazıları sebebiyle ayrıca zordu. Aslında insanların aklında kötü bir algı yaratılmıştı. Bu dönemde bir de satanizm de çıktığı için graffitiye karşı duruş oldukça olumsuzdu. Yurtdışındaki vandallıkdan farklı olarak bizler aslında daha renkli desenlere bağlı kalarak kalabalıklara graffitiyi sevdirmeye çalıştık. Bugün Karaköy’de, Taksim’de, Kadıköy’de çok rahat graffiti yapılabiliyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle şehir merkezlerinde graffiti için bu kadar açıklık yok. Farklı bir sürü şehirde çalıştım, graffitinin en yoğun olduğu Berlin’de sokağa illegal graffiti yapmak çok zordur. Graffiti polisi vardır, denetim vardır, çoğunlukla insanlar sevmez. O yüzden diğer ülkelere göre İstanbul bu açıdan cennet gibi.Örneğin, birkaç yıl önce Los Angeles’dan bir sanatçıyı getirmiştim. 35 yıllık sanatçı, yanımızdan polis geçerken elinden boyayı bıraktı. çıkladım, kaçmazsak yaptığımızı açıklarsak, bir şey olmaz. Polise anlattık öyle de oldu. İnanamadı tabi. Biz bu algıyı yavaş yavaş kırdık. Böyle de olmasını istiyoruz. Gidip de özel mülklere, rabalara graffiti yapmıyoruz. Paris’te, Berlin’de bu tür vandalizmler var, bu halka göre vandalizm. Ben vandalizm olarak görmüyorum gerçi. Demek istediğim bu ılımlı yaklaşımdan dolayı raffitiler İstanbul’da daha çok seviliyor.

 

Tren garları, metrolar, alt geçitler, tüneller gibi aslında şehrin “kirli, kaotik, tehlikeli” alanlarında yer alan graffitiler, bu alanları neden seçiyor?

Tren garları, metrolar, alt geçitler kirli gibi algılansa da bence öyle değil. Burada tartışabilir bir durum var. Kirli dediğimiz şey, halkın en yoğun kullandığı alanlar ise benim için bu lanları kirli olarak nitelendirmek doğru değil. Graffitiyi kendim için veya lüks semtler için yapmıyorum. Herkesin görmesini istediğim alanları seçiyorum. Nişantaşın’a graffiti yaparsam sadece çevredeki sakinler görebilir. Söğütlüçeşme’ye bir graffiti yaparsam bu merkez yolu kullanan işçi de, öğrenci de graffitiyi ve anlatmak istediğini görebilir. Yani belirli bir kısma değil de herkese yönelik iş yapmak istiyorum. Sokağın ve burada üretmenin de amacı bu zaten. Diğer türlü bir galerinin bünyesine yönelik üretirsen galeri o işi alır konumlandırır ve iş onun olur. Ama sokağa ya da herkesin görebileceği bir tren istasyonuna graffiti yaptığımda o iş artık görebilen herkesin oluyor.

 

Buraya gelmeden önce kepenklerin üzerine yapacağın kompozisyonu nasıl kurguladın? Graffitiye başlamadan önce eskiz, taslak vb yapıyor musun?

Ön eskizi buraya gelmeden önce yaptım, daha önce yaptığım desenlerden farklı formları yerleştirdim. Sadece renklerini daha sıralamadım. Renkleri sıralamak galiba kepengin önünde olacak yani adece formların yerleri belli. Biraz freestyle biraz eskiz olacak. Genelde büyük duvarlar olduğunda eskiz ön planda oluyor. Ama küçük duvarlar için daha freestyle kalıyorum. Kullandığım desenler daha çok sokakta gördüğüm formlar. Bir binanın formu, yapısı veya bir kepengin üstünde olan desen, bunları alıp büyütüp fiziksel mekana göre soyutlaştırıyorum. Biz graffitinin içine değişik bir uygulama yapıyoruz. Bir çubuğu alıp, tablonun içine yerleştiriyorum, duvarda bir karalama görüyorum onun içine yerleştiriyorum. Sonra birbiri ile alakalı olmayan renkleri buluşturuyorum. Birbirine uymayan iki rengin yanına bir renk ekleyince tamamen farklı bir kompozisyon elde ediyorum.

 

Gelecek projelerin neler, en çok nereye graffiti yapmak isterdin?

Kişisel sergi yapmayı düşünüyordum ama bu pandemi döneminde sanırım gerçekleştirmeyeceğim. Sergi, benim için tablo satmak veya işlerimi yan yana koymak değil çünkü. Daha çok sevdiklerimle bir arada olmak, işlerin hikayesini paylaşmak. Dolayısıyla sergide içerde 5-10 kişi görmek istemiyorum. O yüzden onu biraz ileri döneme aldım. Bu günlere uygun, her an ulaşılabilir yaptığım esenleri biraz daha rahat formlara dökmek istiyorum. Tişört, halı veya perde gibi tekstil ürünleri öncelik olabilir. Daha önce nevresim üzerine desenlerimle bir çalışma yapmıştım, değişik bir projeydi. İki farklı hayalim vardı onları gerçekleştirdim diyebilirim. Graffitinin doğduğu Amerika’da graffiti yapmak istiyordum, 2016 yılında deneyimleme şansım oldu. Daha sonra bu alanda önemkli diğer ülke Almanya’da da çalışmak istiyordum, bunu da 2014 yılında Berlin duvarını boyayarak yaptım. Şimdiki hayalim de ise hedefimi yüksek tuttum, Boğaz Köprüsünü boyamak istiyorum. Bir gün umarım boyarım.

 

×

Merhaba!

Ürün ve siparişiniz ile ilgili bilgi almak için WhatsApp üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

× Bize Sorun